Bir şehirde bir isim uzun süre kalınca, insan o ismin sahibini tanıdığını sanıyor. Eski bir şarkının nakaratında, sararmış bir gazete kupüründe ya da bir şiirin içindeki birkaç kelimede karşılaşıyoruz onunla; sonra zihnimiz hemen boşlukları döşemeye girişiyor. Nasıl baktığını, hangi masada oturduğunu, birine küstüğünde sesini inceltip inceltmediğini bile neredeyse biliyoruz. Karantinalı Despina da İzmir’in hafızasında böyle duran isimlerden biri. Bir kadından çok, adı söylenince arkasından sahne ışığı, deniz kokusu ve biraz da yarım kalmış cümle gelen bir gölge gibi.

Attilâ İlhan’ın şiirinde eski İzmir’in Rum kantocularından biri olarak belirir Despina. Kanto denince bugün akla çoğu zaman eski plak kapakları, teatral jestler ve nostaljiye oldukça uygun bir toz tabakası geliyor. Oysa dönemin eğlence hayatını düşünürken, sahnenin yalnızca şarkı söylenen bir yer olmadığını da hatırlamak gerekir. Şehir insanları birbirine bakar, sınıf farkları aynı masada gerilir, dedikodu bir sonraki günün gazetesinden hızlı dolaşır. Kısacası sahne, o zamanki sosyal medyanın daha iyi giyinen hâli olabilir.

Despina’nın adındaki “Karantinalı” da onu İzmir’in şehir dokusuna bağlar. İfade, İzmir merkezine yakın eski Karantina semtiyle, bugünkü Küçükyalı çevresiyle ilişkilendirilir. Semtin adı, geçmişte burada bulunan karantina teşkilatından gelir. Bir yerin adı bazen orada yaşanmış büyük düzenlemeleri saklar; yıllar sonra semtte oturanların çoğu içinse sadece dolmuşa söylenecek bir durak ismidir. Karantina da İzmir’de biraz böyledir: şehir tarihinin ciddi bir parçası, gündelik dildeyse iki kelimelik bir yön tarifi.

01Karantinalı Despina ve eski İzmir’in sesi

İlhan’ın şiirinin arkasında, farklı toplulukların aynı şehrin sokaklarını, dükkânlarını, kıyılarını ve eğlence hayatını paylaştığı kozmopolit İzmir atmosferi vardır. Bu atmosferi bugünün “eski İzmir ne hoşmuş” kartpostalına çevirmemek iyi olur. Birlikte yaşamak, herkesin sürekli zarif, anlayışlı ve mandolin eşliğinde uzlaştığı anlamına gelmez. Şehirler o zaman da kalabalıktı; insanlar o zaman da birbirini hem merak eder hem yanlış anlardı.

Yine de Despina’nın şiirdeki varlığı, kentte kadın sesinin nasıl duyulduğuna dair güçlü bir imge kurar. Kanto söyleyen bir kadın, dinlenen ama aynı anda konuşulan; alkışlanan ama hayatı hakkında kolayca hüküm verilen bir figürdür. Onun sahnede olması, herkesin onu gerçekten gördüğü anlamına gelmez. Bugün ekran başında birini her gün görüp onun hayatını bildiğimize inanma hâlimiz de çok farklı sayılmaz. Araya yalnızca filtreler ve daha hızlı internet girdi.

Despina’nın hayatına dair kesin, geniş bir biyografimiz yok. Zaten yazının tuhaf düğümü burada başlıyor: Bir kadının adını biliyoruz, ama onun kendi cümlelerini bilmiyoruz. Onu büyük ölçüde bir şairin kurduğu dünyanın içinden tanıyoruz. Bu, şiirin büyüsü kadar hafızanın hafif acımasızlığı da. Bazı insanlar yaşarken çok konuşur, öldükten sonra bir başkasının anlatısında susar.

02Muammer Bey, Despina ve şiirin kurduğu aşk üçgeni

Hikâyenin diğer adı Uşakizade Muammer Bey’dir; Latife Hanım’ın babası olarak da bilinen Muammer Bey, Attilâ İlhan’ın şiirinde Despina’ya duyduğu aşkla anlatılır. Burada küçük ama önemli bir notu masanın üstüne bırakmak gerek: Anlatılan ilişki, tarihsel olarak kanıtlanmış bir aşkın özeti değil, şiirin kurduğu anlatıdır. Şiirin dünyası bazen arşivin yapamadığını yapar; insanın kalbine dosya numarası verir. Ama bu, o dosyanın resmî kurumlarda bulunduğu anlamına gelmez.

Bir Özge Muammer Bey şiirindeki anlatıda, 1919’da İzmir’in işgaliyle birlikte şehrin havası da ilişkinin yönü de değişir. Despina’nın Yunan subayı Miralay Zafiriu ile yakınlaşması, Muammer Bey’in ise geride kalan âşığa dönüşmesi bu şiirsel hikâyenin parçalarıdır. Bu unsurları “böyle yaşandı” diye değil, Attilâ İlhan’ın kurduğu dramatik evrenin içinde okumak gerekir.

Yine de şiirin etkisi tam burada çalışır. Siyasi kırılmaların, bir şehrin gündelik hayatını ne kadar hızlı değiştirebildiğini aşkın içinden gösterir. Bir işgal, yalnızca haritada değişen çizgilerden ibaret değildir; hangi kapının açılacağı, kimin hangi sokaktan geçeceği, bir bakışın ne kadar tehlikeli ya da imkânsız sayılacağı da değişir. Aşkın “özel mesele” olduğu fikri, tarih kapıya sertçe vurduğunda ilk dağılan eşyalardan biridir.

Despina’yı yalnızca iki erkek arasında sıkışmış bir kadın olarak görmek ise şiirin gölgesini gereğinden fazla büyütmek olur. Onun şiirdeki çekimi, tam da kolayca ele geçirilemeyen, hakkında herkesin bir hikâye kurabildiği ama kendi sesi eksik kalan bir karakter olmasında. Şehir hafızası kadınları çoğu zaman ya efsaneleştiriyor ya da ayıplıyor; ikisinin arasında, sıradan bir insan olarak durmak pek az kişiye nasip oluyor.

03Bir isim şiirde ne kadar gerçek kalabilir?

Attilâ İlhan, Despina anlatısını 1968 tarihli Yasak Sevişmek kitabındaki beş bölümlük Bir Özge Muammer Bey şiirinde işler; Despina’nın hikâyesi şiirin üçüncü bölümünde yer alır. Şiirin daha sonra Timur Selçuk’un bestesiyle müzikte de dolaşıma girmesi, bu anlatının yalnızca kitap sayfasında kalmamasını sağlar. Bir metin bestelenince hafıza işi biraz kolaylaşır: İnsan bazı ayrıntıları unutsa da melodinin taşıdığı duyguyu saklar. Bazen isimler, tarih kitaplarından değil, birinin mırıldandığı yerden hayatta kalır.

İlhan’ın işgal yıllarındaki İzmir’e ilişkin anlatısında annesinden dinlediği hatıralardan yararlandığına dair aktarımlar bulunur. Bu tür aktarımlar, şiirin kaynaklarına dair anlamlı bir ipucu olabilir; ancak hatıranın kendisi de edebiyat kadar seçici bir malzemedir. Evde anlatılan hikâyeler, yıllar içinde kısalır, parlar, bazı yerleri bilinçsizce tamamlanır. Aile hafızasının dipnot sistemi genellikle mutfak masasıdır.

Peki Despina gerçekten yaşadı mı? Muammer Bey’le şiirde anlatıldığı türden bir ilişkisi oldu mu? Bu soruların kesin yanıtı yok. İzmir tarihi üzerine çalışan Bülent Şenocak’ın da bu ilişkiyi doğrulayacak somut bir belgeye ulaşamadığı aktarılıyor. Bu, hikâyenin bütünüyle uydurma olduğu anlamına gelmez; yalnızca şiirsel anlatıyla tarihsel belgenin aynı şey olmadığını hatırlatır. Aralarında bazen bir sokak değil, koca bir şehir vardır.

Belki Despina’nın kalıcılığı da buradan gelir. Hakkında çok şey bilmediğimiz için, herkes onun eksik portresine kendi İzmir’ini yerleştirebilir: kaybedilmiş bir şehir, sahne arkasında bekleyen bir kadın, geri dönemeyen bir adam, karışan diller, değişen bayraklar. Şiir, bu parçaları bir araya getirir; sonra onları gerçeğin yerine değil ama gerçeğin yanına bırakır.

Bugün Despina’nın nasıl bir hayat sürdüğünü, kimi sevdiğini, hangi kısmının yaşanmış, hangi kısmının şiirin zarif ısrarı olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz, adının hâlâ söylendiği. Bir insan için garip bir kader: Kendi hayatından geriye belki çok az iz kalırken, adına bağlanan aşk hikâyesinin kuşaklar boyu anlatılması. Şehirler de zaten biraz böyle çalışıyor; adresleri değiştiriyor, binaları yıkıyor, sonra bir kadının adını inadına aklında tutuyor.

HİKÂYE BİTTİ.
Merak devam.
Ada Erten
Ada ErtenKültür & Şehir Editörü

Şehir hayatının küçük ritüellerini, ilişkilerin değişen dilini ve bugün çok sıradan görünen davranışların geçmişini kurcalıyor. Eski dergilerden okul koridorlarına, internet öncesi flörtten bugünün “biz şimdi neyiz?” anlarına uzanan hikâyelerin peşinde.

Tüm yazıları