Urla İskele’den Urla Karantina Adası’na doğru uzanan dar yolda yürürken insanın aklına önce çok tarihî bir şey değil, gayet gündelik bir düşünce geliyor: Burada herkes birbirini görüyordur herhalde. Yol denizin içinden geçer gibi; bir yanında su, öbür yanında yine su. Rüzgâr sertse konuşmalar biraz daha yüksek sesle yapılıyor, yürüyenler birbirini istemeden de olsa fark ediyor. Ağaçların arasına saklanmış eski yapılar bu hissi bozmaz, aksine pekiştirir.

Bir zamanlar binlerce insanın beklediği, kontrol edildiği, eşyalarının arındırıldığı bu yerde saklı kalmak, şehirde saklı kalmaktan daha zor görünür. Şehir, kalabalığıyla insanı örter; ada ise araya denizi koyar ama bakışı eksiltmez. Beklemek için yapılmış bir yerin kendine özgü bir sessizliği var: Ne tam bir varış ne de düzgün bir ayrılık.

Sonra ada kendi küçük ters köşesini yapıyor. Rivayete göre 19. yüzyılda buradaki tahaffuzhanede çalışan bir kadınla bir erkek, tam da insanların birbirinden ayrılması için kurulmuş bir sistemin içinden birbirlerine mektup göndermiş. Aralarında döner dolaplar varmış. Yani romantizmin bazen bir çiçek buketine değil, iyi yerleştirilmiş ahşap bir düzeneğe ihtiyacı olabiliyor. Lojistik, aşkın az konuşulan tarafı.

01Urla Karantina Adası ve bekleme işi

Adanın geçmişi tahaffuzhaneden çok daha eskiye uzanıyor. Burası antik Klazomenai ile ilişkilendirilen bir alan; kıyının, denizin ve geçişin iç içe geçtiği yerlerden biri. Antik anlatılarda adayı anakaraya bağlayan yolun yapımı Büyük İskender’le ilişkilendirilir; bu bilginin Pausanias’a dayandırıldığı da sıkça aktarılır. Fakat antik dünyanın her düzgün görünen hikâyesi gibi, bu bağlantıyı da tartışmasız bir mimarlık tutanağı gibi değil, yüzyıllar boyunca taşınmış bir anlatı olarak düşünmek daha doğru.

Yolun kendisi zaten adanın karakterini anlatıyor: Ne tam olarak uzak ne de bütünüyle yakın. Karantina için elverişli olmasının nedeni de biraz bu eşik hâli. Liman kentlerinde salgın haberi yalnızca sağlık meselesi değildi; gemi trafiği, ticaret, yolculuk planları ve evine varmaya çalışan insanların sabrı da işin içindeydi. 19. yüzyılda Osmanlı’nın tahaffuzhane sistemi, bu hareketliliğin taşıdığı riski denetlemeye yönelikti.

Klazomenai Tahaffuzhanesi de yolcuların sağlık kontrollerinden geçirildiği, şüpheli görülenlerin ayrıldığı, kıyafet ve eşyaların buharla dezenfekte edildiği bir düzenin parçasıydı. Bir yolcunun elindeki bohça, gemiden inerken sıradan bir eşya gibi görünmüş olabilir; ama karantina düzeninde o bohça da incelenmesi gereken bir geçiş nesnesiydi. Bugün “buharla dezenfeksiyon” ifadesi biraz nostaljik bir ütü reklamı gibi tınlayabilir. Oysa o zaman mesele bir gömleğin kırışığı değil, limandan limana taşınabilecek hastalıklardı.

Bu düzen içinde yapılar ve bölümler arasındaki temasın sınırlanması önemliydi. Döner dolaplar da bu ihtiyacın pratik araçlarından biri olarak kullanılıyordu: Bir taraftan bırakılan nesne, doğrudan elden ele geçmeden öteki tarafa ulaşıyordu. Kapak kapanıyor, dolap dönüyor, öbür tarafta başka bir kapak açılıyordu. Sistem mesafeyi koruyor, işi yürütüyordu. İnsanlık, temas etmeden bir şey iletmenin yöntemlerini görüntülü konuşmadan epey önce de bulmuştu; sadece bildirim sesi daha ahşaptı.

02Döner dolaplarda kalan küçük sır

Adanın eski müdürü Şaban Koçoğlu’nun basına aktardığı rivayete göre, tahaffuzhanede çalışan iki kişi bu döner dolapları kendi haberleşme yollarına çevirmiş. Görüşmeleri kolay değilmiş; zaten kurumun mantığı da insanların gelişigüzel birbirine karışmaması üzerine kurulu. Bu yüzden kısa notlar devreye girmiş. Bir mektup dolaba bırakılıyor, dolap çevriliyor, karşı tarafta biri kapağa vuruyor. Sonra bekleniyor.

Sahneyi büyütmeye gerek yok; zaten ayrıntısı yeterince iyi. Bir kâğıdın birkaç kez katlanmış köşesi, kapağa yaklaşan bir el, koridorda duyulabilecek ayak sesleri. Dolap boş dönerse insanın yapabileceği fazla bir şey yok. Bir kurumu ayakta tutan düzenek, iki çalışan için küçük bir risk alanına dönüşüyor. Salgını önlemek üzere kurulmuş bir sistemin gizli haberleşmeye elvermesi, insan türünün her altyapıya kişisel bir kullanım bulma becerisi hakkında epey şey söylüyor.

Bu bekleme ayrıntısı hikâyenin en iyi yeri olabilir. Mektubu yazmak kolay sayılır: Kâğıt bulunur, birkaç cümle kurulur, belki yazı aceleyle katlanır. Asıl mesele, dolap döndükten sonra karşı tarafta gerçekten birinin olup olmadığını bilmektir. Bugünün mavi tikleri bile bazen insanı bu kadar germiyor olabilir.

Rivayetin en akılda kalan kısmında yöneticilerden biri durumu fark ediyor ve çalışanlara, “Siz ne dolaplar çeviriyorsunuz?” diye çıkışıyor. Cümle, elbette hikâyeyi bugüne taşıyan şeylerden biri. Ama buradan “dolap çevirmek” deyiminin kesin olarak Karantina Adası’nda doğduğu sonucunu çıkarmak doğru değil. Deyimlerin de liman kentleri gibi çok sayıda giriş çıkışı var; tek bir kapıdan geldiklerini ispatlamak kolay değil.

Bu aşkı doğrulayan tarihsel belgeler bulunmuyor. İki kişinin adı yok, notların içeriği yok, sonrasında birbirlerini görüp görmediklerine dair güvenilir bir kayıt da yok. Belki hikâye, kurum hafızasında yıllarca dolaşmış tatlı bir çalışan anlatısıydı. Belki birkaç gerçek ayrıntı, zamanla iyi bir rivayetin ihtiyacı olan kadar yuvarlandı. Ama rivayetin inandırıcılığı, tam da mekânın yapısında saklı: Salgını engellemek için tasarlanmış bir dolabın iki kişinin cümlelerini taşıması hiç de imkânsız durmuyor.

Üstelik aşkın büyük jestlerden çok, uygun anda açılan küçük kapaklarla ilerlediği dönemler az değil. Bir okul koridorunda bırakılan not, apartman kapıcısına emanet edilen zarf, sabit telefonun yanında ses çıkarmadan bekleyen biri… Döner dolap, bu eski sosyal koreografinin daha teknik bir versiyonu yalnızca. Romantizmin arşivinde çoğu zaman uzun konuşmalar değil, “ulaştı mı?” sorusu kalıyor.

03Adadan geçen başka bekleyişler

Karantina Adası’nın hafızası yalnızca bu belirsiz aşk hikâyesinden ibaret değil elbette. 1923 nüfus mübadelesi sırasında Girit’ten gelen insanların sağlık kontrolleri için buradan geçtiği biliniyor. Onların bekleyişi başka türlüydü: Bir mektubun karşılığını değil, geride kalan hayatla yeni hayat arasındaki mesafeyi ölçen bir bekleyiş.

Bir bavul, birkaç eşya, yanında taşınan dil, alışkanlıklar, yemek kokuları, aile içi hitaplar… Karantina binaları bunların hepsini kayda geçirmiş olmayabilir. Zaten bazı şeyler deftere yazılmaz; birinin kıyıya bakışında, elindeki paketi tutuşunda, çocukların sıkılma biçiminde kalır. Bekleme salonlarının en yorucu tarafı da budur: İnsanlar yerlerinde durur, zihinleri çoktan başka bir yere gitmiştir.

Ada sonraki yıllarda hastane dönemlerini ve restorasyonları da gördü. Yapıların işlevi değişti, ama eşik olma hâli kolay kolay değişmedi. Bugün yoldan geçerken binaların arasında dolaşan rüzgârı dinlemek mümkün. Bir yerin geçmişi bazen tabelasından önce bekleme biçiminde anlaşılır.

Burada bekleyenler arasında sağlık kontrolünden geçen yolcular, yeni bir ülkeye varmaya çalışan aileler ve rivayete göre birbirine not gönderen iki çalışan vardı. O iki kişinin hikâyesinin sonunu bilmiyoruz. Döner dolabın öte tarafında her seferinde bir cevap bulup bulmadıklarını da. Belki adanın en dürüst tarafı bu: Bazı kapaklar dönüyor, ama hikâye tam karşıya geçmiyor.

HİKÂYE BİTTİ.
Merak devam.
Ada Erten
Ada ErtenKültür & Şehir Editörü

Şehir hayatının küçük ritüellerini, ilişkilerin değişen dilini ve bugün çok sıradan görünen davranışların geçmişini kurcalıyor. Eski dergilerden okul koridorlarına, internet öncesi flörtten bugünün “biz şimdi neyiz?” anlarına uzanan hikâyelerin peşinde.

Tüm yazıları